Dr. Uygar Özesmi: “Kim Bağcıyı Dövmek İster ki!’’

Aslında tüm doğru ve güvenilir yollar aynı kavşakta buluşuyor: İletişimde. Bunun için de karşınızdakilerle, sizle aynı yerde konumlanmayanlarla konuşmanız gerekiyor. TEMA Vakfı Genel Müdürlüğü, Greenpeace Akdeniz Direktörlüğü ve şimdi de dünyanın en önemli online savunuculuk platformlarından change.org’un Doğu Avrupa Batı Asya Direktörlüğünü yapan Dr. Uygar Özesmi, işte bu ilk konuşulacak kişilerden biri aslında. Hayatı savunuculuk çalışmalarıyla geçen Özesmi, “Akıllı olan şirket ve kurumlar, müşterilerini dinleyerek, protestoya ve gitgide artan bir marka ve itibar krizine neden olmadan hemen bu talepleri yerine getirmeye çalışabilirler” diyor.

 

Yazar: Barış DOĞRU

Türkiye’de çevre alanında son derece önemli sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yaptınız. İlk önce TEMA Vakfı Genel Müdürlüğü, sonra Greenpeace Akdeniz Direktörlüğü. Şimdi de dünyanın en önemli online savunuculuk platformlarından change.org’un Doğu Avrupa Batı Asya Direktörlüğünü yapıyorsunuz. Yani ömrünüz savunuculuk ile geçti diyebiliriz. Peki, bu işin matematiği konusunda ne dersiniz? Bir kurum veya şirket, protesto oklarının hedefi olmamak için neler yapmalı? Şirketin veya kurumun atması gereken ilk adım, bir vizyon ve misyon belirlemek olmalı. Bu vizyonun ve misyonun toplumun yararına olması gerekiyor. Unutmayalım şirket ve kurumlara tüzel kişilik olarak hukuki tanınma ve haklar verilmesinin tek nedeni, topluma hizmet etmeleri içindir. Toplumun şirketlere ve hissedarlarına hizmet etmesi söz konusu olamaz. Hissedarlarına kâr dağıtmasının nedeni toplumsal faydanın sürekliliğini sağlamak içindir. Topluma ve tabii ki içinde yaşadığımız doğaya zararı olan şirketlerin tüzel kişiliklerinin doğrudan feshedilmesi gerekir. Vergi vermesi ve kâr dağıtarak toplumun geneline ve bir kısmına yarattığı fayda şirketin, örneğin küresel iklim değişikliğine neden olan kömür madenciliği veya petrol çıkartmasıyla verdiği zararın bahanesi olamaz. Topluma zararlı her türlü faaliyet içinde olan şirketler doğal olarak protestoların hedefi olur. O zaman şirketlerin doğaya ve topluma zarar veren faaliyetler içinde olmaması gerekir.

Örnek verecek olursak, hatırlarsınız ormanları yok ederek villa yapan Acar Kent, zamanında büyük protestoların hedefi olmuştu; orada yaşayan insanlar farkına vardıklarında, oturdukları ve dünyanın parasını verdikleri evlerinden utanç duymaktadır. Şu anda üçüncü köprü ihalesine giren firmalar ve yan yollarını yapanlar büyük bir itibar krizi içindeler ve tarihe Kuzey Ormanları’nı yok edenler ve İstanbul’u yaşanmaz hale getirenler olarak geçecekler. Rus devlet şirketi Rosatom’a Mersin Akkuyu’yu, nükleer santral yapmak üzere özel yasa ile altın tepside sunan hükümet ve buna oy veren “millet” vekilleri itibarlarını en az radyoaktif atıkların yarı ömrü kadar yitirdiler. Bütün bunların protestolara maruz kalması ve tarihe kayıt düşülmesi şaşırtıcı değil. Bunun dışında işçi, kadın ve çocuk istismarı yapanlar, hayvanlara işkence edenler doğal olarak toplumsal vicdan çerçevesinde protestolara maruz kalırlar. Özetle doğaya ve topluma zarar veren her türlü etkinlik, istediği kadar hukuki dayanaklar ve çerçeve içinde gelişsin hiç önemi yok, protestolara maruz kalır ve itibarını kaybeder.

Daha sinik ama dipsiz bir kuyu gibi tartışılabilecek bir yorumla, orta ve orta üst sınıfın değer ve geleceğini tehdit eden şirketler, eninde sonunda protestolarla karşılaşırlar.

Özellikle change.org’la birlikte iş çevre alanının da ötesine geçti diyebiliriz herhalde. Artık sadece çevre ile ilgili sorunlar değil, tüm sosyal ve kültürel sorunlar da platformda yer alabiliyor. Şirketler, kamu kurumları ve siyasi karar vericiler hangi alanlarda en çok protestoya uğruyor, kampanyalar örgütleniyor?

Artık şirketler, müşterileri ile farkında olmasalar da bir mutualistik bir ilişki içindeler. Müşterin yoksa sen de yoksun. Artık şirketler sadece hissedarlarına değil, aynı zamanda müşterilerine karşı da sorumlular. change.org, şirket ve kurumlar ile hesap vermeleri gereken müşterileri arasında bir bağ oluşturuyor aslında. Sadece birkaç örnek verecek olursak; müşteriler imza kampanyaları ile hayvanlara eziyet eden kürk ve kaz tüyü kullanılan ürünleri şirket reyonlarından kaldırtabiliyor; yunus parklarını kapattırabiliyor; işletim ücretlerini aldırmıyor; kadınların istismarına neden olan hizmet biçimlerini değiştirtiyor; telefon aramalarını durdurabiliyor; yemekhanelerde vejetaryen seçenekler çıkmasını, servisler konmasını sağlayabiliyor; çocukları istismar eden reklamları durdurtabiliyor. Toplumun gözleri her konuda şirket ve kurumların üzerinde. Şirketler ve kurumlar da karar verici profili açarak, bu kampanyalara ve taleplere doğrudan yanıt verip açıklama yapabiliyorlar. Burada mesele bağcıyı dövmek değil üzüm yemek. Akıllı şirket ve kurumlar müşterilerini dinleyerek, protestoya ve gitgide artan bir marka ve itibar krizine neden olmadan hemen bu talepleri yerine getirmeye çalışabilirler. Şu anda bunu yapmak mümkün, halihazırda change.org’da kampanyalara doğrudan cevap verebilmeyi sağlayan “karar verici profili” açanlar arasında Kadıköy Belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Morhipo ve Koton gibi kurum ve şirketler var.

Sivil toplum ya da aktivizm tarafından baktığınızda, bir şirketin itibar kazanması için neler yapması ve neler yapmaması gerektiğini söyleyebilirsiniz? Söyledikleriniz, aslında kurumlar için küçük bir itibar yol haritası olarak düşünülebilir değil mi?

Kesinlikle öyle, daha da somutlaştıralım istersen. Biliyorsun Good4Trust.org diye yeni bir platform kurduk. Burada ekolojik ve sosyal açıdan sorumlu şirketleri bizim deyimimizle üreticileri, müşterilerle yani, yine bizim deyimimizle türeticilerle bir araya getiriyoruz. Dikkat, tüketici değil türetici, çünkü türeticiler üretime türeterek değer katıyor, tüketmiyorlar. Daha önce bahsettiğimiz gibi tam bir mutualistik ilişki. Tabii biz bu alandaki lider, yani en itibarlı, en güvenilir üreticileri kabul ediyoruz. Peki itibar yol haritası olarak onlardan ne bekliyoruz? Hammaddelerin doğa ile uyumlu üretim süreçlerinde ve sosyal açıdan adaletli biçimde elde edildiğine dikkat etmelerini; ürün ve hizmetleri üretirken ve üretim için gereken üretim yöntemini belirlerken insanca bir çalışma ortamı sağlamalarını; en az düzeyde enerji ve doğal varlıkla üretmelerini; mümkünse tüm atıklarının dönüştürülebilir nitelikte olmasını ve insan, toplum ve doğa haklarını gözeten yöntemleri tercih etmelerini… Bunun dışında ürün ve hizmetlerimizi ürettiğimiz yeri seçerken bu yerin gerek toplumsal, gerekse de doğal çevresi ile uyum içinde ve onların varlığını destekleyici olmasına özen göstermelerini bekliyor insanlar. Şirket yönetirken hak edilmeyen herhangi bir gelir, ayrıcalık veya avantaj elde etmeye kalkışmamalarını. Ahlak ve hukuka aykırı talepleri karşılamamalarını… Maliyetlerin yanı sıra doğal ve toplumsal bedelleri de düşürmek üzere çalışmalarını. Ürün ve hizmetleri üretirken temin ettiğimiz tüm malzeme ve hizmetlerin yer aldığı tedarik zincirinin tüm halkalarında toplumsal ve doğal bedelleri en aza indirmeye özen göstermelerini… Her türlü insan, toplum ve doğa hakkı ihlalinin farkında olarak, bu durumun düzeltilmesi yönünde girişimlerde bulunmalarını. Ürün ve hizmetler türeticiler tarafından kullanıldıktan sonra ortaya çıkabilecek doğa ile uyumlu olmayan atıkları en aza indirmek için gerekli ürün tasarımlarını yapmalarını. Hizmet ve ürünleri türeticilere tanıtırken ürünün temel işlevlerine, ekonomisine ve türeticiye pratik yararları ile ürün ve hizmetlerin insan, toplum ve doğa haklarına uyumu gibi noktalara vurgu yapmalarını. Tanıtımda toplum ve doğa haklarına zarar verecek işlem ve eylemler ile bu yöndeki görsel ve işitsel malzemeyi kullanmamalarını. Toplumu ihtiyaçlarından daha fazla kullanmaya özendirici mesajlar vermemelerini… Tabii bütün bunları ilk anda yapmak mümkün olmayabilir; bu yüksek beklentileri biz Good4Trust.org üreticilerinden bekliyoruz. Ancak bunlara dikkat etmeyen ve bu konuda bir planı olmayan her şirket veya kurumun eninde sonunda, protesto olmasa bile eleştirilere maruz kalacağı ve itibarının zedeleneceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

TEİD, şirketlerin etik çalışmalar alanında yol alması için uğraşıyor. Peki siz kurumsal etiği nasıl tanımlarsanız? Bir şirket, etik duruşunu en iyi nasıl oluşturur ve yansıtır sizce?

Bu, bence kolay bir nokta. Altın kural, bu konuda son derece basit bir örgütleyici, yani “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma”. Bunun dışında yapacakların konusunda da kendine yapılmasını istediklerini yap ama önce bir sor. Şirket için bu soruyu yöneltecekleri merci, müşterileri yani türeticiler. Yapacağın üretim ve hizmet değişikliklerinde türeticilerin istek ve talepleri doğrultusunda hareket et. Bunu yansıtmasının en kolay yolu ise şeffaflık ve hesap verilebilirlik, açık ve dürüst iletişim aslında…

İLK İLKE ŞU OLMALI: “KENDİNE YAPILMASINI İSTEMEDİĞİNİ BAŞKASINA YAPMA”.BUNUN DIŞINDA YAPACAKLARIN KONUSUNDA
DA KENDINE YAPILMASINI İSTEDİKLERİNİ YAP AMA ÖNCE BIR SOR…

Son olarak, bir şirketin protestoların hedefi olmaması, kamuoyu nezdinde etik ve itibarlı bir duruş kazanması için, mali açıdan bazı yüklerin altına girmesi gerekiyor mu sizce? Peki, 21. yüzyılda bu sağlam pozisyon, getirdiği iktisadi yükleri kolayca karşılayan bir itibar getirisi kazandırmaz mı?

Bence bu soru, yanıtı da içinde barındırıyor, başka kelimelerle ifade edecek olursak, itibar için yukarıda verdiğimiz prensiplerde hareket etmenin bir artı maliyeti var. Ancak kısa dönem gelirleri için uzun dönem gelirleri feda etmek doğru bir strateji değil. Pazarda kalmak isteyen, sürdürülebilirliği gözeten şirketler, her şeyden önce itibarı önceliklendirmeli. Bu konuda da müşterileri ile açık iletişim ve şirket sadakati oluşturarak gerçek anlamda bir birliktelik oluşturabilirler. Günümüzde gerçek anlamda bir “love brand” yani “sevgi markası” olmak uzun vadeli ve onurlu bir varoluşun temelidir…

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir